0
“Bilic çıtayı yükseltti ve yükselttiği çıtanın altında kaldı.”
Çok kimseler bilmez;
Siyaset Bilimi mezunu,
Müzisyen ve Yazar,
Lakin iki kelime ile anlatacak olsak, “futbol aşığı”.
Ali Ece’den söz ediyorum. Anlattıkça hiç susmasın, anlatsın ki dinleyelim dediğimiz adam.
TransferMerkez.com’da yayınlanan ilk yazımın Ali Ece ile yapılan bir söyleşi olmasından ne kadar gurur duysam azdır. Kendisine teşekkür ediyor, Slaven Bilic’in ayrılık kararını ve Beşiktaş’ı konuştuğumuz keyifli röportajla sizleri baş başa bırakıyorum.


Slaven Bilic, önümüzdeki sezon çok büyük ihtimalle Beşiktaş’ın başında olmayacak.
Ali Ece’ye göre elimizdeki tüm girdileri hesaba katarsak, Bilic Beşiktaş’ta başarılı olmuş mudur?
Slaven Bilic, Avrupa’da başarılı; Türkiye’de ise “standart” bir performans sergiledi. Başarının bir ölçüsü de başarınızdan sonra sizi kimin istediğidir. İngiltere’deki bazı kulüpler Slaven Bilic’i teknik direktör olarak düşünüyorlar çünkü UEFA’da Liverpool’u elemek bir başarıdır. Liverpool, Premier Lig’de sezonu ilk 4’te bitiremedi diye 26 Şubat 2015 gecesi Beşiktaş’ın Liverpool’u çok iyi bir oyun sonrası elemesi değersizleştirilemez çünkü o gece Beşiktaş, Liverpool’u 19 maç sonra 90 dakikalar sonunda yenmeyi başaran ilk takım oldu. O dönemde Liverpool çok formdaydı, 26 Şubat itibarıyla Premier Lig’de oynanmış son 6 maçı baz alırsak Liverpool son 6 maç PL form tablosunda 1. sıradaydı. Zaten Beşiktaş’a elendikten sonra bir önceki sezonun şampiyonu bu sezonun da 2.cisi olan Manchester City’i yendi. Beşiktaş ise küme düşecek olan Balıkesir’e puan kaptırdı! Çelişki tam da burada! 
Tottenham’ı yenmek, özellikle Londra’da berabere biten maçta Tottenham kalesine deplasmanda 24 şut atan oyun başarılı bir oyundur. Tabii o Tottenham deplasmanında 24 şut atılmasına rağmen sadece (penaltıdan) 1 gol kaydedilmesi de Bilic döneminin özeti: Beşiktaş oyun üstünlüğünü ne kadar kurarsa kursun bu üstünlüğün yarısını bile skora yansıtamadığı maçlar yüzünden Türkiye liginde hedefe ulaşamadı. Bilic geldiğinden beri iyi ilk 11’ler sahaya sürdü, A planları hep iyiydi ancak oyuncu değişiklikleri, oyuna hamleleri ve B planlarında genelde A planlarına göre yetersiz kaldı. 
Arsenal maçındaki oyun da çok iyiydi, Feyenoord’u elemek de başarıydı. Ancak Türkiye’de zorluk derecesi yüksek maçlarda özellikle İstanbul derbilerinde aynı başarıdan bahsedemeyiz. O İngiltere markalarına karşı sahici iç sahan, stadın yokken sergilenen oyunlar ve alınan sonuçlar başarı ancak Türkiye’de maalesef futbol başka türlü oynanıyor: İngiltere’dekine göre çok daha reaktif, defansif oynanıyor. Bilic, 2 sezonda buna bir çare bulamadı. Hâlbuki önünde bir önceki sezondan “Ersun Yanal panzehiri” modeli vardı. Beşiktaş ligde son maçlarda ilk yarıları adeta boş geçti, yeteri kadar proaktif değildi. O maçların 2. yarılarında da takım hızlı oynamak ile telaşlı oynamayı karıştırdı. 
Bilic, Beşiktaş takım savunmasını Aybaba dönemine göre bayağı toparladı ancak takım hücumunda Bilic yönetimindeki Beşiktaş bir yerden sonra fazla doğaçlama oynadı. Sosa-Töre-Ba 3’lüsünün bireysel yeteneklerine dayalı bir hücum doğaçlamaları izledik. Ba, kariyerinde yıllar sonra ilk kez 20’den fazla maçta ilk 11 oynadı ve bir süre önemli bir fiziksel düşüş yaşadı. O dönemde Bilic, Cenk Tosun’dan çok Mustafa Pektemek’i tercih etti. Evet, Cenk’in Türkiye Kupası’nda “frikikten gol atacağım” diye ayağını sakatlaması şanssızlık ancak son zamanlarda Bilic'in sürekli Cenk gibi doğal bir golcü yerine Pektemek’i tercih etmesi Beşiktaş’ın 12 günde liderlikten 3.lüğe düşmesinin nedenlerinden birisi oldu. Bu maçlarda Tolgay’ın hep 70’li dakikalarda oyundan alınması da Bilic’in haklı olarak eleştirilmesine neden oldu.
Pektemek’in sakatlıklarına, onlardan dönüşüne, kişiliğine, emeğine saygım büyük ama mesela Akhisar maçında 2. yarı başında Beşiktaş’a en az 2 gol gerekiyordu. 160 maçta 59 gol atmış bunun da çoğunu Beşiktaş gibi şampiyonluğa oynayabilecek kadar güçlü takımlarda atmamış olan Cenk Tosun varken neden çok çalışkan ama 234 maçta 54 gol atmış Mustafa Pektemek?
Şimdi gelelim Bilic’e neden Türkiye’de ısrarla başarısız değil de “standart” demeyi tercih ediyorum: Çünkü daha fazlasını bekliyordum. Son yıllarda Beşiktaş’ın en çok desteklenen teknik direktörü son şampiyonluğu yaşatan Mustafa Denizli değildir, bizzat Slaven Bilic’tir. Taraftarın önemli kısmı Bilic’i çok sevdi, çok destekledi. Daha fazlasını yapmasını bekledi, yapması da gerekiyordu. Statsız da şampiyonluk yarışında iddialı olunabileceğine inandırdı. Bilic çıtayı yükseltti ve yükselttiği çıtanın altında kaldı. 
Stat olmaması, Bilic’in hiç iç sahada oynamaması onun adına geçerli bir bahanedir. Hakem hataları da aynı şekilde. Bu 2 noktada hatanın büyüğü yönetimdedir. Bir stat ne sorun olursa olsun 2 sezonda inşa edilmez. Beşiktaş yönetimi stat konusunda Marsilya ve Athletic Club Bilbao’nun yaptığı gibi “kademeli restorasyon” yapmalıydı. Hakemler meselesine gelirsek, bu noktada da Bilic hanesine eksi puan yazmak insafsızlık olur. Beşiktaş saha içi sorunları kadar saha dışı sorunlarını da çözecek bir yönetim kalitesi sergilemek zorunda. MHK başkanı Yusuf Namoğlu “Hüseyin Göçek derbi hakemi değil” demesine rağmen Göçek derbi yönetiyorsa Beşiktaş yönetimi TFF ile ilişkilerini gözden geçirmeli.
Belki Önder Özen gibi bir futbol aklı Bilic’le beraber devam etseydi, durum farklı olabilirdi. Açıkçası Bilic’le arkadaşlık seviyesinde ilişkim olan birisi olarak Beşiktaş için ayrı, Bilic için ayrı üzüldüm. İkisinin birden son düzlükte böylesine tökezlemesi üzüntüden beter bir his. Bilic’i sadece Beşiktaşlılar değil rakiplerin çoğu iyi niyetli taraftarları da sevdiler, saydılar. Dilerim nerede çalışırsa orada başarılı ve mutlu olur. Bunun için de teknik direktörlük mesleğinde A planlarının yarısı kadar iyi B planı yapması gerekiyor. Türkiye ve Rusya gibi karmaşık ülkelerde, futbolun saha içi kadar saha dışında da oynandığı yerlerde değil de Almanya, İngiltere, Fransa gibi daha otantik futbol ülkelerinde teknik adamlık yapması Bilic’in kariyeri için daha hayırlı gibi… Saha dışıyla ilgili bana, Cem Dizdar’a ve birkaç kişiye daha anlattığı şeyler var; dilerim bir gün bunları yazacağı kitapta da anlatır. Burada bunları direkt söylemiyorsam ona söz verdiğim için. Ayrıca bunları Bilic’in söylemesi benim söylememden daha etkili ve Türk futbolu adına hayırlı olur.
Bir de son olarak şu “gitar” mevzusuna geleceğim. Buradan uyarıyorum: Bir kişi daha “Ali Ece, Bilic’i destekledi çünkü Bilic de Ali Ece gibi gitar çalıyordu” derse maalesef Cantona refleksi gösterebilirim! NTV Spor ekranlarında defalarca “Teknik direktörlükteki kriterim gitar çalmak olsaydı Bilic değil Johnny Marr, John Squire, Agnus Young’ı tercih ederdim çünkü Bilic o isimlere göre gitarı iyi filan çalmıyor” dedim. Yahu ben 2’si kendi grubum toplamda 4-5 albümde profesyonel gitar çalmış bir adamım, Bilic benle karşılaştırınca bile gitarı iyi çalmıyordu. Son tahlilde iyi ya da kötü gitar çalan-seven iyi bir adamı arkadaş olarak sürekli “yerel futbolun karanlık derin kılcal damarları”yla temasta olan daha iyi bir teknik direktöre tercih ederim. En azından arkadaş, insan olarak! Teknik direktörün iyi adam olması güzeldir. Beşiktaş tarihinden örnek verirsek Gordon Milne, Mustafa Denizli hem çok iyi teknik direktörler hem de çok iyi insanlar. Yani iyiler de futbolda kazanır, kazandırır; bunun sonsuz örneği var.

Günümüz tüketim alışkanlıklarının da etkisiyle, çok hızlı tüketen, zamanın çok değerlendiği sabrın azaldığı bir futbol kültürü ile karşı karşıyayız.  Ama istikrara olan özlemimiz de baki. Sizce geçen sürenin istikrar hedefi ile geçen-sabredilmesi gereken süreç olması ile boşa kürek çekilen ve zaman kaybedilen bir süreç olması arasındaki ince çizgide gözetilmesi gereken kıstaslar nelerdir? Bilic’le bir sezon daha; istikrar göstergesi mi, zaman kaybı mıdır?
Eğer Slaven Bilic, Süleyman Seba ya da Mehmet Üstünkaya yönetimleri zamanında çalışsaydı bu söyledikleriniz daha az soyut kalırdı. Beşiktaş yönetimi kaotik, kafası karışık, kendi içinde çelişkilerle dolu. O yüzden futbol şubesinin başında hem sportif direktörlük hem şube kaptanlığı hem de teknik direktörlüğü aynı anda yapabilecek, Türk futbolunun dinamiklerini daha iyi bilen, daha tecrübeli bir teknik adam gerekiyor. Yönetimin eksiklerini kapatabilecek tecrübeli bir lider. Açık açık Şenol Güneş veya Mustafa Denizli’yi kast ediyorum. Lakin mevcut yönetim, kongredeki temiz gençlerin eleştirilerini kaale almaz ve aynı tas aynı hamam devam ederse bu 2 yaşayan efsane Türk teknik adam bile yetmeyebilir. Bu da çok vahim bir durum!

Bilic, Christoph Daum’un 1994-1996 arası görevde kalmasının ardından en uzun süre görev yapan Beşiktaş teknik direktörü durumunda. Bugün Bilic’le yolları ayırmak, Del Bosque veya Schuster’in ardından yapılan, kalsalardı başarılı olurlardı, sabredilmedi eleştirilerinin benzerini ilerleyen yıllarda görmemize sebep olur mu?  Yani Bilic kalsaydı ikinci bir Gordon Milne örneği olabilir miydi?
Bir kere Del Bosque ve Schuster’i müşterek bahis harici tutalım çünkü sadece Beşiktaş ve Türk futbolu değil dünya futbol tarihinde o dönemki kadar kötü bir yönetim kurulu bulmak zor! Gordon Milne’e gelirsek: Milne’in en büyük avantajı Serpil Hamdi Tüzün ve onun bir beyin cerrahı titizliğiyle işlediği genç yeteneklerdi. Beşiktaş özkaynak düzeni sadece ülkenin değil Avrupa’nın en iyilerinden birisiydi: Özkaynak'tan çıkıp A takımın yıldızları olan Rıza, Metin, Ali, Feyyaz, Gökhan hem yetenekli, hem zeki, hem de çok uyumlu sporculardı. Ulvi, Kadir 10 yılda 5’er lig şampiyonluğu yaşayan ve yaşatan istikrar abideleriydi. Beşiktaş’ın Bilic dönemi kadrosu ise daha çok uzun vadeli planla değil de zar zor kurulan ve kırılgan bir yapıya sahip bir kadro. Sırf Sosa ya da Gökhan Töre olmayınca takım hücumu yarı kaliteye düşüyor. O dönemde ise Metin Tekin-Gordon Milne tartışmasından sonra belki de takımın en büyük yıldızı olan Metin Tekin uzun süre ilk 11 yüzü görmemiş ama Beşiktaş yine şampiyon olmayı başarmıştı.
Gordon Milne’in Bilic’e göre 2. büyük avantajı ise çok büyük bir tecrübeye sahip olmasıydı. Bizzat babası İngiltere’nin en saygın teknik adamlarından birisiydi. Milne, Liverpool’da oynarken teknik adamlığı öğrenmeye başlamıştı çünkü onu transfer eden ve geliştiren hocası tarihin en efsane futbol adamlarından Bill Shankly. Shankly’nin yardımcısı ise Liverpool tarihinin çalıştığı yıl ortalamasına göre en çok kupa kazanan-kazandıran hocası Bob Paisley. Onun yardımcısı 2 sezonda 1 lig bir de Şampiyon Kulüpler Kupası şampiyonluğu kazandıran Joe Fagan. Yani eve gidiyorsun baban Jimmy Milne, işe gidiyorsun Shankly, Paisley, Fagan patronun! Milne teknik direktörlüğe 33 yaşında başladı. Beşiktaş’a geldiğinde teknik adamlık kariyerinin 17. yılındaydı. 1987 yılıydı. 1980’ler ve 1990’lar zaten İngiliz-İskoç-İrlandalı hocaların altın çağıydı. 1977-1984 arasında 8 sezonun 7’sinde Avrupa’nın en büyük kupasını, o dönemin Şampiyonlar Ligi olan Şampiyon Kulüpler Kupası’nı İngiltere takımları kazandı! Milne’in Türkiye’de yaşadığı-yaşattığı başarıların benzerini şimdilerin bir Mourinho’ya göre vasat ötesi kalan hocası Roy Hodgson İskandinavya ve İsviçre’de yaşattı. Zafer Algöz abiyi çok sever, sayarım ancak “Beşiktaş, İngiliz hoca getirmeli” demesine maalesef katılmıyorum. 2014-15 sezonunda İngiltere Premier Lig’de bile ilk 7 sırayı alan takımların hiçbirinin başına İngiliz bir teknik adam yok. 6. olan Liverpool’un hocası Rodgers İrlandalı o da Liverpool kariyerinin açık ara en kötü sezonunu yaşadı/yaşattı. Ancak çok sevdiğim saydığım Güntekin Onay abime de katılmıyorum. Faturanın hepsini Slaven Bilic’e kesmek haksızlık olur. Eğer bir yönetim stadı şu tarihte açacağım diyorsa o tarihte açar. 2.5 yılda yeni stadı yapamayacaksa da eskisini haldır huldur aceleyle yıkmaz! Futbol direktörü modeline geçiyor ve buna çok inanıyoruz dedikten sonra ilk sezonun sonunda Önder Özen’le yolları ayırmaz, ayırsa da yerine Özen kalibresinde yeni bir futbol direktörü getirir.

Ben yazılarımda Beşiktaş’ın Önder Özen ile başlayan icraatlarından hep “Doğru Proje” diye söz ettim. Önder Özen’in ayrılmasının ardından Bilic’in de görevden ayrılması, bu projenin başarısızlıkla sona erdiğini gösterir mi?  Beşiktaş yönetimsel hedeflerinden saptığı için mi bu duruma geldi?
O yazıların çok güzeldi, ben hepsini okudum hatta okuyup notlar aldım adını söyleyerek programlarda paylaştım. Önder Özen’in gidip yönetimin yerine “Nobodinho”yu getirdiği gün, zaten Beşiktaş’ın sezona rakiplerine göre geriden başladığı gündü. Bir sürü farklı şehir, stat, bir sürü maç… Mutlaka Önder Özen tipi motive edici, planlayıcı ikinci bir futbol aklı daha lazımdı.

Şenol Güneş, Mustafa Denizli, Mircea Lucescu isimleri adaylar arasında gösteriliyor. Beşiktaş’ın mevcut kadro yapısı ve bonservisli futbolcu alamayacak olması gibi etkenler düşünülürse hangi adayın başarılı olma ihtimalini yüksek görüyorsunuz?
1 Şenol Güneş 2 Mustafa Denizli, çünkü Mustafa Denizli hocaya yeni Ernst, yeni Yusuf, yeni Rüştü yani takımın genç yeteneklerini tecrübeleriyle harmanlayacak 1-2 usta isim lazım. Mustafa hoca hiç transfer yapmadan da bu takımı şampiyon yaparsa şaşırmam o ayrı. Ancak Orman yönetimi Samet Aybaba ile anlaşmadan önce Mustafa Denizli ile görüştü ve o günü hatırlamak dahi istemiyorum! Bir önceki seçimde Serdal Adalı seçilseydi zaten Mustafa Denizli’yi göreve getirecekti. Ben o kongrede Adalı’yı da Orman’ı da desteklemedim. Benim ideal yönetim kurulumun başında Ahmet Nur Çebi, üyeleri arasında da Mesut Urgancılar, Adnan Dalgakıran, Tamer Kıran, İbrahim Altınsay gibi ekstra katkı yapıp alternatif akıllar üretecek isimler var. Tabii ki henüz adını bilmediğim ama büyük potansiyele sahip daha genç insanlar.
Konuya dönersek Mustafa hoca bu yönetime ne kadar kırgın olsa yeridir, en doğal hakkıdır ancak Mustafa hocanın meslek aşkı ve Beşiktaş’a olan sevgisi saygısı ağır basarsa şaşırmam.
Şenol Güneş’in eldeki yetenekleri geliştirme özellikleri UEFA ile anlaşmaya bağlı transfer kısıtlamalarıyla beraber değerlendirince fazlasıyla umut verici. Şenol hoca Burak Yılmaz’ı Trabzon’a transfer ettiğinde hangimiz şaşırmamıştık ki? Beşiktaş ve Fenerbahçe’de kovulmaktan beter edilen o dönemde “umutsuz vaka” olarak görülen bir sağ açık kısa sürede Türkiye’nin en çok gol atan yerli santrforuna Şenol Güneş’in elinin değmesiyle ulaştı. Selçuk İnan hep yetenekliydi ancak Şenol Güneş’in elinde bir ara Türkiye’nin Fabregas’ı gibi oynadı. Ekmeğini Trabzon, pastasını Galatasaray yedi. Şenol Güneş hoca Beşiktaş’ın başına geçer ve Oğuzhan Özyakup gibi Türkiye standartlarında özel olan bir yetenek gelişmezse bir daha da gelişmez. Cenk Tosun, Türkiye’ye geldiğinden beri Burak Yılmaz’dan sonra en çok gol atan yerli forvet, Şenol Güneş hoca yönetiminde daha da gelişmesini beklerim. Lakin Şenol Güneş hoca kongredeki afaki “O zaman seçim yapalım tamam” restinden sonra nasıl hemen göreve gelecek ki? Şenol Güneş ve Mustafa Denizli, 1 Temmuz’a kadar bekletil(e)meyecek isimler. Ayrıca 1 Temmuz’a kadar transferleri belki Demba Ba’nın satılıp yerine benzer kudrette bir santrfor transferini hangi futbol aklı yapacak ki? Eneramo’yu geri alıp Sezer’le sözleşme mi uzatacaklar yani? Ahmet Nur Çebi ve birkaç iyi niyetli çok çalışkan yöneticiyi hariç tutuyorum ama maalesef Beşiktaş yönetiminde şu anda Beşiktaş’ın ihtiyacı olan parlak futbol aklını pek göremiyorum.
Bilinçli olarak Lucescu’yu sona bıraktım çünkü eğer Lucescu Türkiye’ye ve Beşiktaş’a dönerse çok şaşırırım. Çünkü defalarca bana Türkiye’de hayatının kazığını yediğini söylemişti. En çok da 2003-04 sezonunda “beni arkamdan vurdular” dediği Beşiktaş yönetimine kızgındı. Ben kendisiyle en son İstanbul’daki 2008-09 UEFA finali döneminde konuştum. Ukrayna’daki savaş, Shakhtar sahibi Ahmedov’un içine düştüğü zor siyasi durum, Luce hocanın yaşının ilerlemesini falan hesaba katarsak, bilmiyorum…Belki fikri değişmiştir. Sonuçta aradan 6 yıl geçti ve bir kere bile karşılıklı konuşamadım. Yanlış anlaşılmasın ben bir Lucescu hayranıyım. 2002 yazında Lucescu hocanın tercümanı olabilirdim, görüşmede heyecandan kekemeliğim nüksettiği ve İtalyan’dansa Hollanda ekolünü sevdiğimi inatla belirttiğim için olmadı. İyi ki de olmadı çünkü tercümanı Sinan bey hem çok iyi bir tercüman hem de çok sabırlı bir adam. Luce’ye tercümanlık ateşten gömlek giymekle eş anlamlı!
Yine de Lucescu’nun bizzat Türkiye’de nasıl bir değil iki kez büyük haksızlığa maruz kaldığına en yakından şahit olanlardan biriyim. Zaten Beşiktaş’taki en büyük sorun halen 101. yıldaki iç sabotajdır! Kimler neler yaptılar artık çıkıp Beşiktaş kamuoyuna anlatsınlar, kapalı kapılar ardından sufle yapmak kimsenin vicdanını aklamaz. Dürüst insanlar için gerçeklerin bir gün ortaya çıkmak gibi çok güzel bir huyu vardır. Burada “Bir konuşursam herkes yanar” falan demiyorum. Konuşması gerekenlerin artık konuşma zamanı geldi de geçmiyor mu diyorum. 2004’ten beri 11 yılda 1 şampiyonluk olması Beşiktaş için asla kabul edilemez bir durum!
Fikret Orman son mali kongrede seçime gidilebileceği yönünde bir mesaj verdi. TFF ise Haziran 2015’te seçime gidecek. Yıldırım Demirören’in olası bir durumda tekrar Beşiktaş Başkanlığına aday olabileceğini düşünüyor musunuz? 
Düşünmüyorum, düşünmek de istemiyorum. Sen de bence düşünme, boş yere uykularını kaçırma. Bunu halen düşünmeye cesaret edenler varsa benden naçizane bir dost uyarısı: Beşiktaş tarihine yakışmayacak feci olaylar yaşanmasına, yaşatılmasına hiç gerek yok. Camia yeterince acı ve sıkıntı çekmedi mi? Beşiktaş’ın geleceğinin parlak olması son kongrede gördüğümüz gibi kendi aidatını kendi ödeyen taze beyinler ve bağımsız genç insanların sesine kulak verilmesine bağlı hatta bağımlı! Bakın hiçbir şey sonsuza kadar sürmez ve bir gün aidatı başkası tarafından yatırılanlar mutlaka afişe edilir. Benden uyarması. 2013’te tekrar üye olurken üyelik ve aidat ücretimin dekontundan 3 ayrı çıkış aldım. Her gördüğümde “Belki fikirlerim yanlış olabilir ama en azından vicdanın hür” deyip rahat uyuyorum. Şimdi de artık uyumam lazım, çok geç oldu. Güzel röportajdı, teşekkür ederim. Yeni sitende de sana başarılar dilerim. Başaracağına eminim.
Röportaj: Ahmet DUMLU
Yasal Uyarı: TransferMerkez.com'un izni olmadan/kaynak gösterilmeden kullanılamaz.

Yorum Gönder

 
Top